21 Temmuz 2019 Pazar

MASAL SU


su üstüne yazılmıştır
göklerin üzerimize titremişliği
o yüzden kader denmiş kalıcı olana
elinde kalmış insanın kalemi
o yüzden bir hayal olup akmış
yeryüzünde aslan olup kükremişliği
yine de yalnız onun için
bir krallık vardır

su üstüne yazılmıştır
gökten düşen üç elma
dere tepe düz gidişimiz
dağları delen aşklarımız
sevgiliyi inkar edişimiz
bizi oyalayan ne varsa
bütün tekrarlar
kör sağır

su üstüne yazılmıştır
kötülerin kadılığı
korkakların kahramanlığı
erdemin dağlara kaldırılışı
cücelerin dev oluşu
kara kara büyüler
bencillik kötülük
acı kahır

su üstüne yazılmıştır
mavinin derinlik sevgisi
katı karanlığın çatırdaması
ve ışığı alıp bağrına
karanlıktan ilk çıkan lacivert
kendi kendinin masalı
bu akış bu nefes bu şuur
bu şiir su üstüne yazılmıştır.

18 Temmuz 2019 Perşembe

YAZAN SENSİN


Var olan, açık ara mutlu etmiyor seni. Kalıplar, önyargılar dolu düşünce düzenin yeniden yapılanmalı. İçtenliğin ve dürüstlüğün her eylemine yansımalı. Ama tanımadıkların arasında uyanık olmak için her türlü şeytanlığı yapan bir ruh durumuyla değil, sen kuyruğu sıkışmış bir sürüngen değilsin artık. İnsansız malın mülkün soğukluğunu denemek zorunda değilsin. Her eylemin evde yakınlarınla olduğun, yemek kokularını duyduğun ortamdaki gibi içten ve dürüst olmalı, can kokmalı… Uyanıklığın bütünün hizmetinde olmalı. Başkaları için de yaşamalısın; bitmiş bir sürahiyi doldururken, masada unutulmuş bir tabağı kaldırırken… Belki kötülük yapma fırsatın varken durman ya da küçük iyilikler bırakarak ardında sessizce çekip gitmen…  Değişim, dışarıdan önce içte başlar, sen ne kadar değişirsen dışarısı da o kadar değişir. Dışarısı içinde ne varsa ona göre oluşur. Sakin ol, her zaman güvendesin ve kardeşler arasındasın. Sadece yazılana çıkar kötü olan ve yazan sensin.
Ben iyiyken neden birçok yerde bu kadar acı var, diye sorabilirsin. Çünkü başkaları olumsuzu düşlüyorlar, sen de daha önce düşledin. Kirli suyla dolu kovaya dolan temiz su yavaşça kovayı temizleyecek. Önemli olan temiz suyla devam etmen. Yaşamının nasıl değiştiğini zamanla fark edeceksin. Sana bir mesaj gibi söyleyecekler. Sen işareti alıp yoluna alçakgönüllülükle devam edeceksin.
Bütünü anlamayana bütünü anlatmak görevin. İnsanın yalın egosu kendisini merkeze koyar, eğitilmiş olan kendisinin çoğu durumda merkezin çevresine düştüğünü bilir. Merkeze bütünü, halkı koyarsak ve onun çıkarına davranırsak; merkezin dışında kalsak bile yardım almayı deneyimlersek, herkesin merkez olduğunu anlarız. Hiçbir mızıkçının barınamadığı o oyunu çocukluk anılarınızdan bulup çıkarın, oyunun tadı ve çocukların adanmışlığı içlerindeki kötüyü dönüştürme gücü de verir.
Bütünden ayrılmak basınç yaratır. Bütünden ayrılmak; kutuplaşmak, karşılaştırma ve yarış anlamına gelir. Kendi içinde dengeli bir bütünlük de oluştursanız da bağlı olduğunuz topluluk sizi üst dengeye getirmeye çalışır. Pisagor'un öyküsü buna örnektir. Kendi okulunu kurduğu Kroton kentinde okula seçilmeyenler tarafından  eleştirilmiş  ve okul saldırılarla dağıtılmıştı. Muhalefet kanlı biçimde üzerindeki dışlanmışlık enerjisini karşı tarafa yansıtmıştı.
Her doğan günle bir seçenek daha belirir önümüzde, ama çoğu kişi yüce iyiliği elinin tersiyle iter, kolayı seçer. Ölmek istemeyen kalıplarımız yüksek çalışma benimizin elinden kaçar. Kalıplara, alışkanlıklara, benliklere devam ederiz. Yol, kendisine güvenenleri hiç yüzüstü bırakmamış oysa…

5 Eylül 2018 Çarşamba

Ne Güzel Çıkıp Geldiniz

Ne güzel çıkıp geldiniz, bize bir adım attınız, yıldızlardan geldiği gibi özümüzün, siz de biz çocuklara oyunu, neşeyi, aşkı anımsattınız. Önce Osiris'tiniz, Hermes, Orfeus, Pisagor…  Sonra Musa'ydınız, İsa, Zerdüşt, Muhammed, Ali… Ne güzel rüzgarınız, betonun, demirin, petrolün, paranın yaktığı alınlarımıza serin geldiniz. Sonra Mevlana'ydınız, Şems, Hallaç, Hacı Bektaş, Yunus…  Sözleriniz soluk oldu, kitaplarınız okyanus… Sonra Şeyh Bedreddin'diniz, Pir Sultan, Katip Çelebi, Montaigne, Bruno, Shakespeare…  Ayırmadan hiçbir insanı, kalıba sokmadan inancı, ne kadar özgürdünüz. Şimdi eklendiniz genç yüreklere, taze sanatlara ruhunuzu üfürdünüz. Bir ölüp bin dirildiniz, kaybolduk buldunuz, dertlere derman oldunuz. Sizinle akınca yol oluyor önümüz, gözlerinizle bakınca bir oluyor yönümüz. Ta ezelden bu yana, içimize yüklü sırdır; her dem uyanır o tohum, şeytan kısırdır.

30 Ağustos 2018 Perşembe

İÇİMİZDEKİ DENİZ VE ERDEMSİZ TEKNOLOJİ


Neyin düşmanı olursan ol aslında kendine kızıyorsun. Neye karşıysan, neye direniyorsan onu çoğaltıyorsun. İçindeki ukala yargıç adli tatile bir türlü çıkmıyor... Dalgalar artınca yeğenim "deniz şımarmış" demişti, evet hepimizin içindeki deniz şımarmış. Acımadan, düşünmeden yargılıyoruz. Demek ki bizi boş ve kırıcı konuşmalardan uzak tutan ve gerçek erdemlere tutunduran bir kültürel ortam içinde değiliz. Erdemleri içimizdeki yalancı çarpıtıyor. İçimizdeki yalancıları kendini bilme çalışmadan susturamayız... Teknoloji ve konfor araçları kendi cağının ruhuna hizmet eder. Erdemsiz bir teknoloji ve konfor hepimizi şımartmış.

27 Haziran 2018 Çarşamba

Toplum ve Birey


İşleyiş olarak insan toplumu karmaşık bir sistem. Karmaşık yapıda uzun süreç içinde ortaya çıkan sorun denilen durumlar, bir tek sonuçla çözülemez. Böyle bir tek dokunuş tüm yapıyı yıkar, bütünü dağıtır. Çözüm duygusunu ve kavramını genişleterek ele alırsak, değişimi süreç içinde görebiliriz. Uzun bir sürecin ilk aşaması fark edilebilirse devamı getirilebilir. Bütünün her bileşeni dönüştüğünde değişim görülür. Her süreç öğreticidir. Zaman denen öğretmen işini eksiksiz yapar.
Beğenmiyorsan bu sonuca ortak olduğun şeyleri değiştir. Her eylemini bütünün hayrına mı, diye özeleştiriden geçir ve daha önce davranmadığın gibi davran. Sonuç beklediğinin aynısı olmasa da değişir. Sınırlayıcı düşüncelerinden kurtul. Karşı konumda gördüğünüz parçaları anlamadıkça onları dönüştüremezsiniz, karşıt oldukça karşı ucu beslersiniz. Her parça sistemin içindedir, bunu anlamak sizi biraz daha özgürleştirir. Sonuç beğenilmiyorsa buna neden olan direngen yanlarımızla yarattığımız değerlerin neleri değiştirdiğini anlamak iyi bir başlangıçtır, az önce sözü edilen dönüşüm örneğidir.
***
Bireysel resmi tarih yazarınızı artık işten atma zamanı geldi. Daha içinde olduğunuz sistemi anlamadan bir üst sistemdeymiş gibi ya da düşsel bir yerdeymiş gibi davranamazsınız. Enerjinizi kendinizi kandırmaya yöneltmek yerine somut koşulların somut çözümlemesine vermek daha doğrudur. Aldığınız kararların bir türlü gerçekleşmediğinizi görerek işi başlamalısınız. Kararlarınız değişirse onlara karşı olanlar da değişeceğinden yeni bir tarih yazıcılığına başlayabilirsiniz.
Batı toplumları bilim, sanayi, siyaset ve sanat üretimleriyle olmak istediğimiz üst sisteme yakın bir yerde duruyor. Sanayi ve siyaset doğru bir ayarda olunca bilim ve sanatta ayarlı oluyor. Silahlı Güçler ve eğitim yapılanması içerik olarak bütünün hayrına dengelenirse devlet yapısı sürdürülebilir oluyor. Toplumsal anlaşma sonrası birey belli oranda özgürleşebiliyor, bir arada yaşanabiliyor. Bu oluşuma işbirliği yapan, karşısındakiyle eşleşebilen, çabalayan, sabreden ulaşabiliyor. Her şeyi hemen isteyen "mızıkçılar" işi kolayca bozabiliyor. Ayırarak kendini var etmek hızlı ama kısır bir yol, mızıkçılar bunu anlamıyor. Ayrıştırarak elde ettikleri hep birlikte kazanabileceklerinden daha az oysa. Oyun çoğu zaman mızıkçılar atıldıktan sonra devam eder.

13 Ekim 2017 Cuma

SANATÇININ ÖYKÜSÜ


Çok eski zamanlarda, insanlığın yeryüzüyle, varoluşla, evrenle ilgili bilgileri ve izlenimleri ilk elden aldığı o ilkel dönemlerde bir kabile varmış. Bu kabilede herkes sabah erkenden avlanmaya çıkarmış, akşama yorgun argın dönerlermiş. Dışarısıyla o kadar çok ilgilenirlermiş ki her zaman aynı işleri yapmaktan, fiziksel hareketten içsel dünyalarına zaman kalmazmış. Ama içlerinden biri onlarla ava gitmez, kendi başına gezer, doğayı incelermiş. Yaşamın anlamının yalnızca yemek içmek olmadığını keşfederken içine bakmayı da öğrenmiş, doğadaki, evrendeki uyumu ve birliği fark etmiş. Bu büyük bilgi, seziş birikimiyle kabileye döner ve avcılar gelince yemekten sonra ateşin başında ilgi çekici ezgiler mırıldanır, öyküler anlatırmış. Kabilenin en yeni sözcükleri, en hoş konuşmaları onun ağzından çıkarmış. Kabile üyeleri onu dinlerlerken birbirlerine sokulup uyuyakalırlarmış. Bir gün avcılardan biri "Hep biz avlanıyoruz, bu adam çalışmadan hazıra konuyor... O da bizimle gelsin!" demiş. Eşitlik adına söylenecek söz yokmuş, onu da ava götürmüşler ertesi sabah. Bütün gün yaban hayvanları kovalayıp durmuşlar. Akşam olunca yemekten sonra ateşin başında birbirlerine bakmaktan sıkılmışlar ve hemen ona dönmüşler. Bir de bakmışlar ki yorgunluktan uyuyup kalmış. Bir ertesi gün yine aynısı olmuş. Bunun üzerine düşünüp taşınmışlar ve bir sabah ava giderlerken onu uyandırmamışlar.
(Kaynak: Sait Faik, Düzenleme: CG)

28 Mayıs 2017 Pazar

ŞUUR KAFAMIZIN İÇİNDE DEĞİLSE KAFAMIZ ŞUURUN İÇİNDE OLABİLİR Mİ?

"Ama işin özü zihin dediğimiz şeyin ne olduğunu daha bilimsel olarak bilmiyoruz."
Prof. Dr. Sinan Canan

"Bilinç nerededir? Bir 'yer' midir bilinç? Öyleyse nasıl bir yerdir? Bilinci Platoncu bir 'idealar alemi'ne yerleştirmiyorum. Bedenin bir açılımıdır. Dünya gezegeninde bedensiz var olamaz. (Parapsiklolojideki tartışmalara kapalı kalmamak koşuluyla: Bilinç bu gezegende bir enerjiyle gösteriyor kendini!) Bedenin işlevlerine indirgenemez, ondan bir anlamda 'fazla'dır. Bilinç bedenin olduğu yerde 'gösteriyor' kendini."
 Prof. Dr. Ahmet İNAM

Şuur da zihin de çağdaş bilim ve felsefe tarafından açıkça anlatılamıyor. Bilim ölçek olmadan algılayamadığı için şuur denen süper ince maddenin sonuçları karşısında doğal olarak kekeliyor.  Felsefeciler de kavram ustalıklarıyla yere düşmeseler de şuur kayalığının sarp yamacında asılı kalmış durumda.
Şuur, kafamızın içinde değilse kafamız şuurun içinde olabilir mi? Şuur bilme ve zihin de düşünme hali midir? Yalnızca beden ve zihinden oluşmayabiliriz. Zihnimizi dolduran şeyler kadar olamayız. Zihin sürekli konuşur, tam burada bir soru sormak gerekir: Dinleyen kim?
Bilim, ölçek bulana kadar ilgilenmediği maddenin yüksek hallerini kuantum fiziğiyle yokluyor. Analitik kafa atomun içine büyük merakla dalıp şaşı kaldığından beri ortalık karışık. Ama sistemik düşünen bilim insanları sezgilerinin ardına düştüler bile. Kimi kuramsal fizikçiler şuurun evrenin yapı taşı olabileceğini düşünüyor. 
Peki, şuurun süper ince bir madde olduğunu kim söylüyor? Analitik düşüncenin üstünde görülen sistemik düşünce kadim bilgeliğin malıdır. Şaman bilgeler, gerçek firavunlar, bilge krallar, antik çağın filozofları, İskenderiye bilim insanları, kabalacılar, sufiler, gurular, zen üstatları sistemik düşünceyle kendilerini aşmışlardı. Onlar fiziğin duyuların işini yaptığını, fizikötesinin de duyular ötesinin işleri olduğunu biliyorlardı.
Bilim öte aleme bakamıyor, ama öte aleme bakanlar bilimin alanına bakabiliyor. Hermes, evrende her şeyin titrediğini ve belli bir ritme doğru hareket ettiğini söyler. Titreşim prensibiyle evrende her şey titrediğini ve bilgi taşıyan enerjininse, hem titreyip ve hem de salındığını açıklar.  Çin filozofları enerjinin hareket halindeki madde olduğunu üç bin yıl kadar önce biliyorlardı. 8. yüzyılda  Harran'da Cabir Bin Hayyan atomun parçalandığında Bağdat gibi bir yeri yok edeceğini söylüyordu. Antik Çağ’da Roma İmparatorluğu hakimiyetindeki İskenderiye’de yaşayan ve döneminin en önemli bilim adamlarından biri kabul edilen Heron’un buluşlarından bazıları: otomatik açılan kapı, su otomatı, havayla çalışan org, yel değirmeni ve buhar motoruydu.
Bilimin ölçemediği enerjilerin başka bir madde boyutu olduğunu henüz söyleyemeyiz. Atom altı fiziğindeki gelişmeler ve kuramsal fizik daha çok yol aşacak. Ancak kadim bilgeliğe ve ruhsallıkla ilgilenen ciddi insanlara kulak vermeliyiz.
Kadim bilgeliği, ezoterik geleneği yok saymamak gerekir. Bu gün için idealizm, metafizik diye küçümsenen Hermes'ten, Platon'dan Bedri Ruhselman'a kadar  insanlık tarihi boyunca ezoterik bilgi ışığında şuur kavramı anlatılageliyor. Bunlardan bir bölümüne bakalım:
Hermes, bilinç konusunda şunu söyler: "Ruhları ölümsüzlüğe götüren, dünya sınavında, iradelerini kullanarak, güçlerine dayanarak, acı çekerek elde ettikleri aydınlık bilinç'tir. Bu bilince kavuşabilmek için, yükselmeyi istemek yeter. Yükselen ruh, aydınlık bilincine dayanarak, tüm güzellik, tüm güç, tüm akıl olacaktır. Bu, ölümsüzlüktür."
Platon, Sokrates'in "gerçekliğin bir dışsallık sorunu olmadığı, tersine şuurda yattığı" biçimindeki büyük ilkesini başlangıç noktası olarak alır. Ona göre aydınlanmış insan bir yansıma olan duyular dünyasını, mağara benzetmesindeki gölgeleri, aşıp idealar dünyasına ulaşan, gerçeği öğrenen şuurlu insandır.
Türkiye'nin ruhsallık alanında en ünlü ismi Bedri Ruhselman da "İlahi Nizam ve Kainat" kitabında şuur üzerine önemli bilgiler aktarır: " Ruh, madde ile iştirak eder. 'Şuurlu madde'yi, yâni varlığı kurar. Varlık da kendi ruhunun ve yardımcı varlıkların faaliyetleriyle, kaba maddelerden, kendisine ayrıca bir beden yapar. Ve bu beden vâsıtasıyla maddelere tesir eder. Kullandığı kaba maddelerle de kendi haricindeki diğer bedenlere tesir etmek suretiyle, mâşerî plâna adımını atar. Ve hidrojen âleminin varlık safhasındaki tekâmülü de bu ândan itibaren yürümeye başlar."

İlahi Nizam ve Kainat, ruh ve maddenin öz olarak farklı olduğunu belirtir ve insanın beyin hücrelerini insan varlığı denen enerji topluluğunun yönettiğini açıklar:

"İnsan bedenine hâkim olan varlık, doğrudan doğruya, beyin hücrelerine ait yüz binlerce varlığın manyetik alanlarından oluşan manyetik alanlar sentezi üzerine müessir ve hâkimdir. Yâni, beden,
beyin hücreleri tarafından idare edilir. Ancak, bu idare, bedenin varlığı olan ve bir ruha ait bulunan enerjiler topluluğunun, insan varlığının hâkimiyeti altındadır."

Kitaba göre "varlık" ruhun aracı olan bir tür enerjidir ve insanın şuurlanması ona bağlıdır:

"Varlığın beden dışı durumu, insanların şuurlarına direkt olarak çarpmaz. Çünkü insan, ancak, varlığın kendisine göndermiş olduğu tesirlerin bir kısmıyla şuurlanır ve kendisini yarım yamalak idrak
etmeye çalışır. Kendisine gelmeyen kısımlarına ait bâzı belirsiz sezgileri bulunmakla birlikte, bunlar hakkında açık bir idrake sahip değildir. İşte insanların bazen derin bir iç murakabesi yoluyla sezebildikleri, 'iç varlık, öz benlik, öz varlık' dedikleri şeyler, bedeninin dışındaki hakikî varlığının nispeten serbest durumlardır."

Şuur üzerine bedeni ve bilinen maddeyi aşan düşünceler her zaman ilgi çekmiştir. İnsanın gizem peşinden koşma merakı ve sonu olmayan bir bilgi alanı farkında bile olmasa onu sağlıklı tutar. Her şeyi öğrenmek isteyen zihin amacına ulaşınca sirke gibi kabına zarar vermeye başlar. Zihinle sınırlanan bilinçler de olumsuzluklar ve şiddet girdabına sürüklenir.
Yeryüzünde deneyimlenen her şeyin yeryüzüne ait olması düşüncesi doğaldır. Ancak bu düşünce bir açıdan bakıldığında karamsar ve ürkütücüdür. İnsanı kapalı bir alana sokar ve bir sınır koyar. Zihin de hep bunların peşindedir, ama elde ettikten sonra hemen sıkılır.  Oysa yeryüzü boyutunda deneyimlenen birçok şey bir üst boyutla ilişkilidir. Bu alan da insanın zihnini rahatlatır ve insana şuur genişliği kazandırır. Mevlana'nın "Sen okyanusta bir damla değil, damladaki okyanussun." sözü  bu rahatlığı anlatır. Kafamızı bir şuur okyanusuna daldırır gibi oluruz.

Zihni düşle beslemeli, zenginleştirmeliyiz  ve onu özümüzden, Yüksek Benlik'ten gelen şuurumuz  yönlendirmelidir. Şuur kendi hayatındaki olayları yönetebilmektir ve kısaca şuur kendini bilmektir. 

İNSANIN HARCI

Uzun yolu seçmek zorunda değiliz: dur, gözle, fark et, yüzleş ve dönüştür. İnsan durup kendini gözlemleyince yanlış yanlarını görür ve onlar...